# Yağmur
Sonra sustuk. Sessizliği bölmeye değer bir teselli yoktu. “Görüşürüz, kendine dikkat et,” dedi. Can sıkıcı, boğazımı düğümleyen cinsten bir temenniydi. Telefonu kapattım ve sağ cebime attım. Telefon sustu, dünya ise konuşmaya devam etti.
Oturduğum yerden kalktım. Adımlarım beni bir markete taşıdı. Otomatik açılan kapının ardındaki klima soğuk nefesiyle saçlarımı yaladı. Kasaya doğru ilerlerken gördüğüm her bir insanın çarpık gözleriyle beni süzdüğünü hissettim. Titrek çehremi ve kıvrık dudaklarımı görünür dünyadan silmenin bir yolu var mıydı acaba? Kasadan bir paket sigara ve bir çakmak rica ettim. Sonra düşündüm ve paketi iki yapmasını söyledim. Kimliğimi istedi. Bu duygular için yeterince yaşlıysam basit bir tütün için genç olmamalıyım diye düşündüm. Kimliğimi inceleyip sigarayla birlikte geri verdi. Kredi kartımı uzattım, onaylandı yazısını görüp çıktım.
Sokak boyu yürüdüm. Düşünmemek için adımlarımı saymaya başladım: bir, iki, üç… Tam yüz yetmiş iki adımdan sonra caddeye çıktım. Caddenin ilerisinde bir park olduğunu hayal meyal hatırlıyordum. Navigasyona bakmak için telefonu elime almaya cesaret edemedim. Yürüdüm. Elbet bir yerlerde oturacak bir parka rastlayacaktım. Eskiden yürürken dünya bana ait gelirdi. Eskiden… Yaklaşık birkaç dakika öncesine kadar. Bir çift laf benim dünyaya ait olduğumu hatırlattı. Bin dokuz yüz on bir… Cadde üzerinde bir dört yol ağzına gelmiştim. Arabalar hırçın bir ırmak gibi akıp gidiyorlardı.
Bin dokuz yüz on bir, bin dokuz yüz… on bir. Duraksadım. Zihnimi dağıtan oyun sonlanmıştı. Mağlup olmuştum. Yaşanmamış her bir an omuzlarımın üzerine çöküp omurgamı büktü. Bu ağırlıkla birlikte yere çöktüm. Yeşil ışık yandı ve tekrar kırmızı ve yeşil ve kırmızı… Ayağa kalkamıyordum. Dizlerimi doğrultamıyordum. Çocukluğumda yırttığım menisküsümden dolayı olmalıydı. Çocukluğumdan kalan ve iyileşmeyen her bir yara sanki tekrar sızlıyordu. Yaralarımı öpecek dudaklar ya da yardıma uzanan eller yoktu. Bir yetişkin kendi ayakları üzerinde durabilmeliydi. Yetişkin gibi hissetmiyordum. Çöken her zihin gibi benimki de bir çocuğa aitti.
Kendimi toparlayıp ayağa kalkabildikten sonra karşıya geçtim. Kaçıncı adımda kaldığımı unutmuştum. Baştan başladım: bir, iki, üç… Parka giden yol boyu birkaç kez daha saymaya tekrar başlamak zorunda kaldım. Sayı saymayı unuttuğum yaştaydım. Park henüz sakindi. Bu saatlerde insanların olmaması oldukça normaldi. Hayat devam ediyordu, dünya dönmeye devam ediyordu. Duran sadece bendim, benim dünyamdı.
Sonra bir banka oturdum ve bir daha kalkmadım.
Paketin birini cebimden çıkarıp jelatini açtım. Sol elimde paket sağ elimde jelatinle kısa bir süreliğine donakaldım. Her şeye rağmen dünyaya zarar vermek istemiyordum. Jelatini ceplerimden birisine sıkıştırıp çakmağımı çıkardım. Yıllar sonraki ilk sigaramı ağzıma sürdüm. İkinci dünya savaşında kendini tekrardan topun ağzına mermi sürerken bulan askerler gibiydim. İkinci bir savaşı ömrümde görmeyeceğimin sözü verilmişti. Topu ateşlemek istediğimde ise elime geçen tek şey hüsrandı. Parmağımla çakmağın çarkını ne kadar sert döndürürsem döndüreyim bir kıvılcım dünyaya getiremiyordum. Baş parmağım ezilmişti ve sızlıyordu. Acının kor ateşi sigaramı reddediyor gibiydi.
Rüzgar saçlarımı okşarken, kuşlar etrafımda toplaşıp cıvıl cıvıl şarkılarını öterken, güneş alnımı öperken bir kıvılcım sonunda dudaklarımın ucundaki tütünü aleve verdi. Dumanı içime çekip akciğerlerimde gezdirdim ve atmosfere geri verdim. Anlık bir rahatlama ve sonra tekrar ve tekrar… Kokuşmuş nefesimle ve narin parmak hareketlerimle dökülen küllerle az önce korumaya ant içmiş gibi hareket ettiğim dünyayı kirletmeye başladım. Bir, iki, üç, dört, beş, paketin çeyreği çoktan bitmişti. Sanki zaman o süreçte benim için durmuştu.
Paketi yarıladığımda bir ses ne kadar genç olduğumu, bu kadar hızlı içmemem gerektiğini ve bu minvalde pek çok öğüdü sıralayarak rahatımı kaçırmaya başlamıştı. Kafamı salladım. Sanki sağırmışım gibi kulaklarımı gösterdim. Konuşmak istemiyordum. Daha da önemlisi dinlemek istemiyordum. İstemediğimde organlarımı kapatabilsem ne de harika olurdu. On bir, on iki… Daha on üçüncü sigaramda etrafımda ufak bir kalabalık oluşmaya başlamıştı. On yedi, on sekiz… İlk paketim henüz bitmemişti ama onlar çoktan işaret dili bilen bir genç bulmuşlardı. Genç adam neden bu kadar üzgün olduğumu parmaklarıyla soruyordu.
Donuk bakışlarım ve sessiz çığlıklarımla sanki onların bu iletişim çabalarıyla dalga geçiyormuşum gibi hissettiklerini, davranışlarındaki değişikliklerden anlayabiliyordum. O yüce merhametlerinin içine kin sızıyordu. Bunu fark edenler bir bir kafalarını sallayıp yanımdan uzaklaşıyorlardı. Yanımda on kişi kaldığında ikinci paketimde de tam on adet sigara kaldığını fark ettim. Kalan sigaralarımı tasarruflu kullanıp giden her kişi başına bir tane yakmaya karar verdim. Küçük tesadüflere anlamlar yüklemeyi bırakmamıştım. Neticede hala bir insandım.
Dokuz, sekiz, yedi… İşaret dili bilen genç artık havanın kararmaya başladığını ve gitmesi gerektiğini söyledi. Altı… Onu birkaç kişi daha takip etti. Beş, dört, üç… Güneş neredeyse ufka veda ederken rahatımı ilk kez bölen o adam da ayrıldı. İki… El ele karşımdaki bankta oturarak beni izleyip kendi aralarında fısıldaşan bir çift kalmıştı. Ne dediklerini anlayacak kadar net duyamıyordum. En sonunda ayağa kalkıp sarıldılar ve vedalaştılar. Oğlan uzaklaşırken kız yanıma yanaştı ve oturdu. Yan yana sessizce beklemeye başladık. Son kalan iki sigaramdan birisini yaktım.
Sonra güneş battı ve bir daha doğmadı.
Sigaram solarken parkın lambaları bir bir yanmaya başladı. Neticede her şeye rağmen karanlıkta kalmamıştık. Birilerinin çok çok önceden diktiği bir iki ampul imdadımıza koşmuştu. İçimden bu kızın da gitmesini diliyordum ama o başını eğmiş yere bakıyor ve ayaklarıyla zemine şekiller çiziyordu. En az benim kadar dikkati dağınık ve ne yapacağı konusunda fikirsize benziyordu.
Ağustos böcekleri ve kızın yere sürten ayakları dışında çıt çıkmıyordu. Saatler sonra sessizliğin kucağına oturmuştum. Öylesine büyük bir hevesle beklediğim bu sessizlikten tiksinmem çok sürmedi. Aradığım şey bu değildi. Ruhum başka bir şeyin peşinde koşuyor olmalıydı. Kızın ayak sesleri kesildi. Kafamı ona çevirdiğimde göğe bakıyordu. Bakışlarımı onun baktığı yere çevirdiğimde gözlerimin önünden bir yıldız kaydı. Bir dilek tutmadım. Önüme dönüp tekrar kafamı eğdim.
Elimde sayacak bir şey kalmamıştı. Belki de hayatım boyunca geri dönüşü olmayacağını düşündüğüm kötü anları saymalıydım. Üç yaşındayken parmağımı kesmiştim. Pek hatırlamasam da sanırım bu ilki olurdu. Dört yaşımdayken kaybolmuştum. Beş yaşımdayken çok feci yuvarlanmıştım. Altı yaşındayken… Yedi yaşındayken… Sekiz, dokuz… Bunlar hep fiziksel şeylerdi. On üç yaşında ilk kez reddedilmiştim.
Bunları hayal edip sayı saymayı unutmuşken kız titrek sesiyle beni böldü. Yardımcı olmaya çalışıyordu ama ne diyeceğini bilmiyordu. Bir şeyler geveledi. O gevelerken on yedi yaşımı düşünüyordum. Sustuğunda yirmi birinci yaşıma gelmiştim ve tekrar konuştuğunda günümüzde, birkaç saat öncesindeydim. Ne yapacağını anlamış gibi kendine güvenen bir ses tonuyla bir hikaye anlatmaya başladı. Bir hikaye bittiğinde yaklaşık otuz kırk saniye düşünüyor ve bir sonrakine geçiyordu.
Sevgilisini kaybeden ve onu geri getirmek üzereyken ikinci kez kaybeden bir müzisyenden bahsetti. Kızını altına çeviren bir kraldan, arkadaşını savaşta kaybeden bir kahramandan, yeraltında hapsolan kızı için kuraklık getiren bir tanrıçadan bahsetti. Hepsiyle bana bir mesaj vermek istiyora benziyordu ama anlatıları sanki acımı küçümsüyor ve daha büyük acıları dikte ediyor gibi hissettirmişti.
Anlattığı dördüncü hikayeden beri son kalan sigaramı düşünüyordum. Keşke artık sussa ve beni yalnız bıraksa diye dualar ediyordum. Dokuzuncu hikayesini anlatırken kafama bir yağmur damlası düştü. İki, üç, dört… On birinci hikayesinde artık gök sinirlenmiş ve kükremeye başlamıştı. On ikinci hikayesinde artık dayanamadım ve sigaramı çıkarıp yaktım. Üzerine düşen damlayla sigaram söndü. Tekrar yakmak üzere çakmağımı götürdüğüm sırada kız ayağa kalktı ve elleriyle sigaramın üstünü siper etti.
Donakaldım. Yüzümün ıslanacağı kadar uzun bir süre hiçbir şey olmadan bekledik. Çakmağın o çıt sesini duyup sigaramın alevini bulanık bir şekilde gördüğümde yüzümü ıslatanın kendi gözyaşlarım olduğunu fark ettim. Sigarayı ağzımdan düşürdüm ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Sonra yağmur yağdı ve bir daha durmadı.