# Gazi
Ah Bayım, böyle sus pus oturmanız çok talihsiz. Henüz gençsiniz ama buna rağmen gençliğin en güzel lütuflarından birisini elinizin tersiyle itiyorsunuz. Yaşlılığın şu yamalı paltosunu üzerimden alıp sırtınızda taşımanız ne acı. Pekala, pekala sizi sükunetinizle başbaşa bırakıyorum. İzninizle şu kısa yolculuğumuz boyunca biraz gevezelik edeceğim.
Gençken ben de sizler gibi susmayı bir marifet, bir tür erdem sanırdım. Yirmili yaşlarımdayken babam beni ya para getir ya da bu evden git diyerek kovduğunda henüz yüzü yeni kırışmaya başlamış bir adam imdadıma yetişmişti. Yaşlı annesine bakıcılık yapmamı rica etmişti. İlk ve son işim bu oldu sanırım. Ah, o yaşlı karı ölmeyi bildiğini iddia ediyordu ama yaşama karşı pek inatçıydı. İlk birkaç gün sanırım çekingen olduğu için ağzından çok bir laf çıkmadı. Zamanla birbirimize ısındıktan sonra ise ağzını açtığında kapamasını bilmediğini düşünmeye başladım ve hiç açmamış olmasını diledim. Dileklerim nafileydi.
Artık üçüncü ayımı doldurduğumda sohbetini ilgi çekici bulmaya başlamıştım. Belki de alışkanlıktan. Alışmış kudurmuştan beterdir derler ya, o kuduruk kadından beter olmuştum belki de. Her hafta dinlediğim hastalık öyküsünü defalarca ve defalarca anlatmaya devam etti. Gençliğinde hayatına sızan bir hastalık sebebiyle ömrünü hastanelerde geçirmiş. Pek çok kez ölümle göz göze gelmiş ama sanırım göz kırpma yarışını hep o kazanmış. Bana sürekli insan öleceğini bilir ama ölebileceğini bilmek bambaşka bir olay derdi. Bunun ne anlama geldiğini anlaması başta zor geliyor, bir tür zırva diye geçiştiriyor insan.
Aslında pek çok özlü nasihatı vardı ama aklımda kalan tek sözü bu: İnsanın öleceğini bilmesiyle ölebileceğini bilmesi bambaşka şeylerdir. Bakıcılığımda ikinci yılımı doldurmak üzereyken patlak veren şu savaş sebebiyle onun yanından ayrılmak zorunda kaldım. Savaşın hepimizi daha sert, daha “erkek” yapacağına inanan yüzlerce erkekle birlikte cepheden cepheye koşturdum. Ayaklarımız çamura, burnumuz barut kokusuna batmış bir şekilde açlıktan kıvranırken sirkin ortasında oynayan soytarılar gibiydik.
Bugünden çok da farklı olmayan, talihsiz ya da belki de talihli bir günde işte şu gördüğün sağ gözümden vuruldum. Mermi bedenime çarptığı an öldüğümü düşünmüştüm ama ölmedim. Zorlu bir ameliyat olduğunu söylüyorlar. O ameliyattan sonra bir gözümü kaybetmiştim. Gözlerimi, ah pardon, tek gözümü tekrar açtığımda bana bakan endişeli suratlara bir kahkaha patlatmıştım.
Tek gözlüydüm ama artık daha net görüyormuşum gibi hissediyordum. Paradoks gibi ama gerçekliğin kendisi de biraz öyle değil mi? Hayattaki en büyük sırra ermiştim: Ölebilirim hem de oldukça basitçe. O ihtiyarı sonunda anlamıştım. Sonrasında bu yara benim için bir madalya haline geldi ve askeriye basamaklarını tırmandım. Savaş bittiğinde bir kahraman mıydım yoksa bir katil miydim bilmiyorum. Bildiğim tek şey hayatımın geri kalan süresi boyunca yargılandığım.
“Savaş suçlusu” harika bir terim! Sanki savaşın kendisi bir suç değilmiş gibi. Görüyorsun ya ben sadece emirleri uyguluyordum. Eğer karşı çıksaydım oracıkta hain ilan edilir ve katledilirdim. Eh, insanın seçimlerinin bazen pek de bir önemi yok. Sadece sonucu zamanda hareket ettiriyorlar. İleri veya geri. Belki de merak ediyorsun: Yaptıklarımdan pişman mıyım? Açıkcası bunu hiç düşünmedim, düşünmek istemedim. Sanırım pişman olmak kadar gururlu olmaktan da korktum.
Keşke savaştan döndüğümde o inatçı kadın hala hayatta olsaydı. Ona söyleyecek pek çok özlü söz biriktirmiştim. Neyse, neyse… İşte bak, tekerler yavaşlıyor. Beni dinlediğin için teşekkürler evlat. Haydi ama neşelen! Birazdan o elektrikli sandalyeye oturduğumda son isteğimi soracaklar ve beni kaldırmalarını rica edeceğim. Tüm topluluk beni sessizce dehşet içinde izlerken kendi şakama gürültülü bir kahkaha patlatacağım. Sizler gibi olmak ölümden daha korkutucu doğrusu. İnsan ölebileceğini bilince gerçekten gülmesini de öğreniyor.
Ah, bak! Durduk ve motor sustu. Keman susar, dansçı durur. Ben de bir dansçıyım ve şimdi insanlara son bir gösteri sergilemem gerekiyor. Kapı açılıyor, perdeler aralanıyor. Artık bana müsaade.
Elveda, elveda…